Bu seneki festivali takibim nispeten dağınık, paldır küldür baktığım program ve zamanın arasına sıkışan konser günleri görüntüsünde olsa da oldukça hareketli geçti diyebilirim. Hali hazırda kaçırmış olduğum Danilo Perez/John Patitucci/Brian Blade ve Tomasz Stanko Quartet konserlerinden sonra aylar öncesinden programıma eklediğim Mehliana: Brad Mehldau & Mark Guiliana konserine, Chick Corea & Stanley Clarke ve Manu Katché’yi de ekleyerek kaçırdığım konserlerden sonra biraz daha vicdanımı rahatlatmış oldum sanki.Evet, festival vicdanı diye birşey var. ‘’O gelmiş, bu gelmiş, hmm… Ha o konser geçti mi ya? Ooof… Nasıl kaçırdım!’’ diyerek başlayan ahlanıp vahlanma süreci, kalan konserlerle açığı kapatma ve rahatlama şeklinde devam ediyor.
Manu Katché dörtlüsünü izlemek üzere Santralİstanbul’un yolunu tuttuk. Katché ve dörtlüsünden önce sahneyi alacak olan Giovanni Mirabassi Trio’yu daha önceden dinleme fırsatı bulamamıştım; ilk kez canlı dinleyeceğim için de minik bir merak içerisindeydim. Santral’in girişine doğru, Haliç’e yakın tarafta kurulan sahne ve ardından akan Haliç devamı suyun (her ne kadar foseptik suyu olsa da) dinginliği İstanbul’da pek de denk gelemeyeceğimiz cinsten bir konser ortamı görüntüsünde, dakikalar sonra dinleyeceğimiz müzikler için şık bir fon niteliğinde idi sanki. Haliç’in öte yanında ise tek tip yapıların altında kalmış İstanbul ve iftarı bekleyen çevre halkı…
Hafif esintilenen akşamın ilk konseri Giovanni Mirabassi üçlüsünü bize getirdi. Daha önce dinlemediğim Mirabassi’nin akıcı, melodik ve varyasyonlu yaklaşımı, kontrbasta Gianluca Renzi ve davulda Lukmil Perez ile standard ve ideal bir piyano üçlüsü formuna kavuşuyor. Herkesin diğer konseri beklediği sırada Mirabassi ve ekibi gecenin introsunu çoktan vermişti…
Havaya hafif karanlık çökmeye başladığında aradan sonra tekrardan yerlerimizi aldık. Fransız davulcu ve besteci Manu Katché’ye festvial takipçilerinin yakından bildiği basçı Richard Bona eşlik ediyor. Grubun diğer yarısı benim de pek aşina olmadığım isimler: soprano ve alto saksofonda Stefano Di Battista, elektrik piyano ve piyanodaEric Legnini. Grup güzel ve mütevazı bir amaç uğruna bir araya gelmiş. Ortak ve orijinal bir müzik kaygısından çok, gruptaki herkesin müziğini çalmaya/çalışmaya eğilmişler, bu konsepti albüme de dökmek istiyorlarmış. Daha çok groovy ve yüksek tempoda parçaları deyim yerindeyse kemik gibi çalıyorlar. Katché’nin tüm konser boyunca 1 solo alması, biraz kendi isminin bilincinde olarak, doğaçlama alanlarını Legnini ve Di Battista’ya bırakmasına işaret ediyordu bana göre… Bona’nın da grupla olmaktan büyük keyif duyduğu, İstanbul’a hiç yabancı olmadığı gözlerden kaçmıyor. Hatta ‘’This is my hometown.’’ diyerek gecenin yıldızı oldu bazı dinleyicilerin nezdinde. Stefano Di Battista ve Eric Legnini için de birer parantez açmak istiyorum. Di Battista gerçekten usta bir saksofonist diyebilirim; tiz notalardaki hakimiyeti, ip üstünde yürüyen bir cambaz özgüveninde, risk almaktan asla çekinmiyor. Legnini, Di Battista kadar solo almamış olsa da bundan sonra albümlerine göz atacağım isimler arasında, tuşesi gerçekten çok dinamik ve müzikal. Geceye saksofonist Di Battista merkezli bitmek bilmeyen şakalaşma hakimdi, buna zaman zaman Bona da katıldı. Grup Bona’nın Mitu Sukuduparçasıyla konsere nokta koydu.
Haliç Kongre Merkezi’ndeki konser gecesi sanırım festivalin en sükseli etkinliği olarak görülüyordu. Konser mekanına gitmek için kendimizi taksiye emanet etmekten başka seçeneğimiz de yok gibiydi. Akşamüstü yaklaşırken Sütlüce ve ardından Halıcıoğlu güzergâhında trafiğin akışında seyrediyoruz. Radyoda başbakan Denizli halkına mütevazı olup eski parayla kattrilyon dilinden konuşurken, ilkokullara yapılan tablet takviyesinin Denizli’ye çağ atlatacağından bahsediyor. Bu sırada taksici elini havaya açıp ‘’Ne günlere kaldık!’’ dercesine bir anda radyoyu kapatıyor. Haliç Kongre Merkezi’nde ise bizi yeni logosuyla devasa başbakan afişleri bekliyormuş, haberimiz yokmuş. Dev suratların arasından geçerek konserin yapılacağı kapıya varıyoruz.
Öncül grup, dünyaca ünlü dahi piyanist Brad Mehldau ve son 10 yılın belki de en gözde davulcusu Mark Guiliana’nın isimlerinin bileşimiden oluşuyor: Mehliana. Tıpkı bu bileşim gibi girift, iç içe ve aynı zamanda organik bir akışları var. Brad Mehldau’yu yakından takip edenler vizyonu ne denli geniş bir piyanist olduğunu bilir. Bu proje onun ilk kaçamağı değil, belli ki sonuncu da olmayacak. Mark Guiliana’yı ise farklı isimlerle olan çalışmalarından bilsek de onu ilk olarak HEERNT grubu ve rock-jazz minvalinde kes/yapıştır gibi tınlayan davul performansları ile tanıdık. İkilinin albümü Taming The Dragon bu yılın başlarında Nonesuch etiketiyle dinleyicilerle buluştu. Deyim yerindeyse güçlerin birleşmesi, bir power duo! Albüme aşina biri olarak kendimi konserin akışına ve performanslara rahatlıkla bırakacağım hissiyle salona girdim.

Haliç Kongre Merkezi’ne ilk kez geliyorum, salon oldukça büyük. Konser mekanı olarak tasarlanmadığı belli olsa da görkemiyle beklenti yaratıyor. Yaklaşık 15 dakika bir gecikmeyle sahneye adımını atan ikili, büyük bir alkışın ardından albümde olmayan bir intro ile konsere başlıyorlar. Ve ne duyalım… İlk etapta nispeten arkalarda olmamıza yorduğum kötü duyum, ön taraflara geçtiğimizde de bir şey farkettirmedi. Maalesef hiç özenilmemiş bir ses düzeni, mekanın her yanından kırılıp yansıyan sesler ve bir sebze çorbası karmaşasında duyulan güzelim müzik… Işık, konserin tümünde hareketsiz ve değişkensiz (bunun bir tercih olmadığını gecenin diğer konserinde anladım). Ses dışarıda düşük, dengesiz, içerisini bilmesem de tahmin edebiliyorum. Sanki bu bir kabus ve bir yanda Mark Guiliana uzuuunca bir soundcheck yapıyor, emin olmak için de davulun tüm olasılıklarını deniyor gibi, diğer yanda da uzaktaaan duyulan ama neyse ki parıltısı ile yine de seçilebilen Brad Mehldau… Üst üste binen bas frekanslar, sanki önceki parçanın yankıları hala devam ediyor… Ne olduğunu kimse anlamıyor, sorgulamıyor da. Yine de çok iyi icralar var, vizyonu gepgeniş iki isim motivasyonlarını kaybetmiyorlar. Mehldau’yu moog, rhodes, synth ve piyano ile dinlerken Guiliana’nın parça parça serpiştirdiği dış mekan sesleri albümün konseptinden kopmadıklarını ve dinleyiciye olan saygılarını gösteriyor. Mekanın ve sistemin elverişsizliğiyle tüm bu çabalar neredeyse seçilemiyor. Parçalara aşina olmayan birinin anlamasının güç olduğu bu konser yine de yetinmeyi bilmeye alışmış/alıştırılmış İstanbul dinleyicisinin ayakta alkışlarıyla sona eriyor. Setlist şöyleydi: 1. Imp. 2. Sleeping Giant 3. Hungry Ghost 4. Sassyassed Sassafrass 5. Guiliana Solo 6. Swimming 7. London Gloaming/My Favorite Things 8. Just Call Me Nige.
İki duo konserin ard arda olması ve içerik olarak yoğun müzikler olmaları birçok kişiyi iki konserden birini tercih etme durumunda bıraktı belki de… Çünkü Mehliana dinleyicisi ile Chick Corea & Stanley Clarke dinleyici arasında çok da bir benzerlik yoktu. Yaklaşık 1 saatlik aradan sonra diğer konseri izlemek üzere salonun en önündeki yerlerimizi aldık. İkilinin bu konser serisi, gitarlarda Al Di Meola, davul ve perküsyonlarda Lenny White’ın da içine bulunduğuReturn to Forever projesine bir ziyaret niteliğinde, bir nevi geçmişe dönüş… Hatta grubun 1976 çıkışlı Romantic Warrior albümünden de iki parça çaldılar. 2011’de ise Lenny White’ın da dahil olduğu bir konser kaydı Forever adında revizite bir albüme dönüştü. Konsept olarak bu kadar özel tınlasa da konserin bir bütün olarak ne kadar özel tınladığından biraz şüpheliyim. Bu arada salondaki ışık sorunu konusuna bir yenisi daha eklendi; bu sefer dinleyicilerin tepesindeki salon ışıkları da tamamen açıktı ve bütün konseri böyle izledik. Hatta bir ara Chick Corea anlamlandıramayan gözlerle tavana doğru baktı. İkili Bill Evans’tan Waltz for Debby çaldılar. Forever albümünde olan bu güzel yorumun ardından Corea’nın babası için yazdığı Armando’s Rhumba ve Stanley Clarke’ın eşi için bestelediği La Cancion De Sofia’yı dinledik. Neyse ki ‘paralı’ caz festivali dinleyicisinin bu tip etkinlikleri mest olma motivasyonuyla izlemesine alışığım;dinleyici yine şaşırtmadı. Parça bitmeden alkışlar, solo esnasında alkışlar, neredeyse her cümle bitiminde alkışlar, alkışlar… Bu noktada aslında sahnedeki sanatçının ağırlığı ve bu durumu ele alış biçimi devreye giriyor. En önde olduğum için de bu durumu yakından gözlemleme fırsatı yakaladım. İkiliden Chick Corea, konser başlangıcından beri ‘’Otel odama gidip güllaç yiyeceğim anı sabırsızlıkla bekliyorum.’’ gibi bir ifadeyle, konser çalma heyecanından kısmen uzaklaşmış, renk vermez bir halde idi. Stanley Clarke ise şu güne kadar canlı olarak izlediğim en ‘şovcu’ caz müzisyeni oldu. Seyircinin her zamanki ‘’Parasını verdik şovu görelim.’’ davetine sürekli olumlu cevap verdi. Karambol doğaçlamalar, klişe blues cümleleri, bir notaya tutulup alkışlandığında selam vermek gibi… Tabii bunlar da sektörel müziğin birer getirisi. Corea piyanosunun başından kalkıp arka tarafta dinlenmeye çekildiğinde Stanley Clarke ise bıkmadan bütünlüksüz solosuna devam ediyordu. Tam da bu esnada oturduğumuz yerden kalkıp salondan ayrıldık. Kedi dağa küsmüş, ama dağ da ağırlığını epey bir kaybetmiş sanki…
Koridorda görevliler dışında neredeyse kimse yok. İçlerinden biri hazır parlak zemini bulmuşken moonwalk yapıyor, herkes kendi şovunda tabi ki. Aramızda konserin kritiğini yaparken, yine bir taksi eşliğinde yola koyuluyoruz. Festivalin büyük sükseli, bol rağbetli gecesi deyim yerindeyse hayal kırıklığı ve teknik aksaklıkların gölgesinde sona eriyor.

Caz tarihine yön vermiş müzisyenlerden Charlie Haden dün Los Angeles'ta uzun süren hastalığına yenik düştü ve hayatını kaybetti.
Usta müzisyen ardında sayısız albüm, sayısız müzik birlikteliği ve bir o kadar da yaşatılacak eser bıraktı. Ben onu ilk kez Pat Metheny ile birlikte yaptıkları duo albüm Beyond the Missouri Sky (1997) albümü ile tanıdım. Haden bu albümle En İyi Enstrümental Caz Performansı dalında Grammy almıştır. Ornette Coleman, Paul Motian, Paul Bley, Keith Jarret, Pat Metheny ile yaptığı uzun soluklu müzikal çalışmalar ile daha sonradan kült haline gelecek albümlere imza attı. Caz dinleyen herhangi birinin ona herhangi bir albümde denk gelmemesi neredeyse imkansız denilebilir. Aynı zamanda liderliği üstlendiği Liberation Music Orchestra ile bünyesinde bir çok müzisyeni bir araya getirdi.
Haden, müziğin kategorilere ayrılmasına tamamen karşı olduğunu birçok röportajda dile getirmiş ve caz müziğinin aslında isyanın ta kendisi olduğundan bahsetmiştir. Hayatın akışında olan bitene duyulan sorumluluk hissi ile müzisyenin sahip olması gereken vizyonu işaret ediyor, bunun sanatçıyı besleyen yegane şey olduğunu söylüyor. Müzikal stilinde ve doğaçlamayla temas halinde olduğu alanlarda dün veya bugün kavramlarının olmadığını sadece ‘o an'ın var olduğunu vurguluyor. Caz tarihine not edilmiş hissiyat ve dokunuşlardan birine sahip müzisyen, daha çok basitliğin içeriği ve melodik çalım üzerine yoğunlaşmış ve bu özelliğiyle tanınmıştır.
www.charliehadenmusic.com
SoundCloud Seçkileri ☁ No.14
Sanatçı: Philip Selway
Başlık: Comin Up For Air
Albüm: Weatherhouse
Plak Şirketi: Bella Union
Tür: Indie
Çıkış Tarihi: 7 October 2014
(Kaynak: SoundCloud / Bella Union)
Günümüz caz sahnesinin parmakla gösterilen usta davulcularından Brian Blade ve liderliğini üstlendiği grubu Brian Blade & The Fellowship Band 4. albümü “Landmarks”ı dinleyicilerin beğenisine sundu. Albüm29 Nisan'da dijital, audio cd ya da vinyl olarak amazon‘dan alınabilecek, ön sipariş edebiliyorsunuz.

Brian Blade: Drums
Jon Cowherd: Piano
Marvin Sewell - Guitars
Jeff Parker - Guitars
Melvin Butler: Tenor Saxophone, Alto Saxophone
Myron Walden: Alto Saxophone, Bass Clarinet
Chris Thomas: Bass
SoundCloud Seçkileri ☁ No.13
Sanatçı: Brian Blade & The Fellowship Band
Başlık: He Died Fighting
Plak Şirketi: Blue Note Records
Tür: Jazz, Modern Jazz
Çıkış Tarihi: 29 April 2014
(Kaynak: SoundCloud / bluenoterecords)

Bahar aylarının yavaş yavaş kendini gösterdiği bir cuma gecesi 1 aydır merakle beklediğim Medeski, Martin & Wood + Nels Cline konseri için Babylon'un yolunu tuttuk. Birlikte çıkarttıkları Woodstock Sessions Vol.2 albümünün İstanbul ayağı niteliğinde idi bu konser. Aldığım duyumlara göre konser beklenenden çok rağbet görmüştü ve ben de bu gece için hatrı sayılır bir kalabalık bekliyordum. Yavaş yavaş dolan salonu izlemek yerine kulise daldım ve bir hoşgeldiniz demek belki onlar için de iyi olur diye düşündüm (biraz heyecanlı gözüküyorlardı).
Süpersonik trio Medeski, Martin & Wood‘u bundan önce ilk kez Salon'da dinlemiştim. Funky ve kıpır kıpır işlerinin yanı sıra Radiolairans gibi albümlerinin de seveni olduğum için ilk dinlediğim konser sürprizlerden uzaktı diyebilirim; nabza göre şerbet hali. Bu gecenin bana heyecan veren bir diğer tarafı ise The Nels Cline Singers başta olmak üzere solo ve grup çalışmalarını yakınen takip ettiğim, 60ın üzerinde albüm sahibi Los Angeles menşeli gitarist Nels Cline idi. Kendisinin yılda 3 albüm ortalamasına rağmen en çok Wilco ile tanınmış olmasına tabi ki şaşırmıyorum. Gecenin benim için heyecan kaynağı ise bu bileşimin doğuracağı sürprizli konser akışı ve etkileşimi olsa gerek. Arkamızdakiler aralarında “Neler olacak acaba?”diye meraklanırken ekip sahneye çıktı ve ani bir açılış ile konser başladı.
Konsere başladıkları açık ve atonal giriş daha sonra yerini büyük bir gürültü kütlesine bıraktı. Nels'in amfisinden bir iki tokat yiyince cevabımızı alıp orta taraflara doğru yöneldik. Çünkü yakından dinlemesi güç ve bunun yanında kendisinin katmanlı bir ses seçkisi var. Salonda nadir boşluklar olduğunu yürürken anladım. Böylesine bir geceyi müzik severlerin boş geçmediğini görmek de mutluluk verdi. Eklentili ekip işlerini her daim merak ettiğimden can kulağıyla dinlemeye koyuldum. Albümü birebir çalmıyor olmalılar ki sahnede şekillenen, uzun doğaçlamalı bölümlere yer verdiler. Bunlar genelde Nels'in baskın ve lider (lead) gitar kullanımından mütevellit pek de dingin bölümler olmadı. Önce bir bas rifi veya ritmik bir fikir ile şekilenen daha sonra Nels'in kendine özgü yaklaşımıyla solo çaldığı ve tavan yaptırdığı en az 2 parçayı net olarak hatırlıyorum. Bu, kendisini ilk kez canlı olarak dinlediğim konser oldu ve müzik içerisinde iyi bir dinleyici olmadığına şahit oldum. Kendisi multi-efektif bir sound müzisyeni ve bu konuda gerçekten müthiş kreatif. Saygın müzik dergilerinde pedal ve gitar müziğine hangi perspektiften baktığını ve kendisindeki gelişimin yönünü anlatıyor, bu kulvarda da son 10-15 yılın en flaş isimlerinden. Dokusal olarak hangi sesi kullanacağını, müziğe girip çıkacağı yerden daha iyi bildiği kesin. Bu noktada da prodüksiyonu yapılmış ve belirlenmiş bir müziğin içerisinde daha fonksiyonel bir gitar yaklaşımı var. Kendisinin müziğini tanımanız açısından 1-2 albüm önerisinde de bulunabilirim: Coward (2009), Initiate (2010). 
Bir iki rock ekseninde çalınan bölümlerden sonra dörtlünün buluştuğu nokta yine gürültünün kalbi oldu ve bu beni gülümsetti. Konserin olaysız ve insanların genelde sessiz olmasına şaşırarak konseri dinliyorken sanıyorum basçı Chris Wood'un monitörü birden kesintiye uğradı. Kendisi kontrbası bırakıp tekrar elektrik basa geçmek zorunda kalsa da insanlar dinlemeyi bırakmadılar. Bu küçük aksilik çözüldükten sonra grup tekrar kendini toparladı ve bu bölümün sonunda Nels Cline ile davulcu Billy Martin'in çaldığı karşılıklı etkileşimli doğaçlama tarif edemeyeceğim derecede iyiydi, zapt etmesi zor yüksek volümlere rağmen (ses o kadar yüksek olacak ki Chris Wood çareyi kulaklarını kapamakta buldu). Nels Cline ile çalmak noise müzik kasabasına uğrayıp, bir de orada zorla 1-2 gün kalmak gibi bir şey olsa gerek ki Medeseki, Martin & Wood konserin büyük bir bölümünde onun başı çektiği bir dinamik takibinde idi. Jazzmaster gitarına sürtmediği metal eşya kaldı mı sayamadım gerçekten, türlü mutfak eşyaları… Az ama öz çalan John Medeski'nin Breaking Bad'in DEA ajanı Hank Schrader ile benzerliğini düşüne dururken, Billy Martin'in hissiyatındaki olgunluğa kayıtsız kalamadım. MMW'nin en önemli ismi benim kulağımda. 
Woodstock Sessions Vol.2 albümünü henüz çok yeni olduğu için daha dinleme fırsatı yakalayamadım. Aslında albümden önce konseri dinlemek bu sefer iyi de oldu. Vol.1’in ise hiçbir zaman var olmadığını düşünüyorum, zaten bu müziğin yanında da bir önemi yok. Bu yüzden de albümdeki parçaları çalıp çalmadıklarını bilmiyorum, ki bunun da hiçbir önemi yok bu ekip için. Sonuç olarak Medeski, Martin & Wood'un serin ve oturaklı New York rüzgarını estirdiği kemik kadrosu, Nels Cline'ın Los Angeles emprovize müzik sahnesinde pişmiş ve uç gitar yaklaşımı ile buluştu. Hani yöresine gidip de göremeyeceğimiz konserlerdendi bir anlamda. Mekandan ayrılıp kendimizi müziğin gürültüsünden, şehrin gürültüsüne bıraktık. Ne de olsa gürültüden kaçamazdık…
Mart ayındaki konser takviminde yolum yine CRR'ye düştü ve Venedik Barok Orkestrası‘nı dinlemeye gittik. Uzun zamandır klasik müzik konserine gitmemiş olmanın verdiği heyecanla konseri bi solukta dinledim. Konser programı ise şöyleydi:
A. Vivaldi
Yaylı Sazlar ve Basso Continuo için La majör Senfoni, RV 158
2 Viyolonsel, Yaylı Sazlar ve Basso Continuo için Sol minör Konçerto, RV 531
La minör Sonat, op.17, RV 43
Viyolonsel, Yaylı Sazlar ve Basso Continuo için Re minör Konçerto RV 405
L. Boccherini
Viyolonsel ve Basso Continuo İçin Do Majör Sonat, n.17, G 17
Viyolonsel ve Yaylı Sazlar için Mi bemol Majör Konçerto no. 5, G 474
İki keman, Viyola ve İki Viyolonsel için Do Majör Beşli, op.30 n.6
Hand made concrete block housing a set of the first six cassettes on Manchester based noise label Sacred Tapes. Small screen print detail on the lid, with card inserts (not pictured).
(Kaynak: thewiremagazine-blog)
2 Nisan: Macaristan Ulusal Flarmoni Orkestrası @ İş Sanat
3 Nisan: Pete Doherty @ garajistanbul
3 Nisan: Headhunters @ Babylon
4 Nisan: Medeski Martin and Wood & Nels Cline @ Babylon
7 Nisan: Erdal Erzincan ve Beş Bağlama @ CRR
8 Nisan: Hidden Orchestra @ Salon iKSV
9 Nisan: The Soul Jazz Orchestra @ Salon iKSV
9 Nisan: Jack Dejohnette, Joe Lovano, Esperanza Spalding, Leo Genovese: Spring Quartet @ İş Sanat (Tükenmiş)
10 Nisan: Tricky @ garajistanbul
11 Nisan: Natacha Atlas @ CRR
11 Nisan: Nekropsi @ Salon iKSV
16 Nisan: Kurt Vile (Solo) @ Salon iKSV
30 Nisan: Caz Ağacı: Chet Baker @ Salon İKSV
SoundCloud Seçkileri ☁ No.12
Sanatçı: Gantz
Başlık: The Supreme A
Plak Şirketi: Chemical Records
Tür: Dub, Dusptep, Beat
(Kaynak: SoundCloud / Gantz)
Öncelikle Şubat ayı konser yazısının gecikmiş olmasından dolayı blogu takip eden herkesten özür diliyorum. Ses kasedi, gündem, seçimler derken kayıtsız kalamadık tüm bu olanlara ve bir süredir sıcak ve güncel tutamadım buraları. Şimdi 1 aylık bir aradan sonra kaldığım yerden yeni albüm, konser yazıları ve paylaşımlarla devam ediyorum…


Pale Horses dışında aslında solo işlerinden bahsetmek gerekebilir kendisinin, ayrıntılı olarak başka bir yazıda da ayrıca değinmek istiyorum. Norveçli gitarist, eski Jaga Jazzist üyelerinden, fakat sonradan kendi işleriyle ilgilenmek üzere gruptan ayrılıyor. Bu sırada Øystein Moen ile olan diğer grubu Puma ile devam ediyor, bir yandan da solo albümlerine ağırlık veriyor. Stian'ın Jaga Jazzist'ten ayrılmasıyla daha büyük bir kitleye ulaşmasını göz ardı edemeyiz. Çevremde bu tip müziklere ilgi duyan bir çok arkadaşım kendisinin albümlerini ve işlerini biliyor. 2010'da çıkardığı Pitch Black Star Spangled albümü ve albümle ilgili performansların yer aldığı BBC videoları kendisini daha bir yakından tanımamızı sağladı. Kütlesel ve tını odaklı gitar kullanımı, arşe ile yakaladığı yeni yaklaşımlar ile adından söz ettirir gitaristler arasına çoktan girmişti. Rune Gramafon etiketiyle çıkan üçüncü albümü The Matriarch and the Wrong Kind of Flowers (2012) ise sadece gitar ve arşe performansından oluşuyor. Bu cesur yaklaşım da müzik çevrelerince büyük beğeni topladı. Kendisinin müthiş bir serbest doğaçlamacı ve sound adamı olduğunu söyleyebilirim zaten bu da belli bir stili iyi icra ettiğini gösteriyor. İçerik, sadece armonik seçkilerde değil, küçük parçaların bir araya geldiğinde de doku olarak tutarlı tınlamasındadır aynı zamanda. Kendisi bu işi çok iyi yapıyor.

Tüm ayrıntılarıyla tek tek ele alınması zor bir ekip Jaga Jazzist. 2012 Ocak ayındaki olaylı Tamirane konserinden sonra kendilerini CRR'de dinlemek büyük bir keyif oldu. CRR bu sene konser izlerken keyif aldığım yegane salonlardan. Aydan aya iyi konserler olmasının yanı sıra oturarak konser izlemenin de rahatlığını yadsıyamam. A Livingroom Hush, What We Must, One Armed Bandit albümlerinden bilinen parçalarını ve son albüm Live with Britten Sinfonia‘dan Prungen'i çaldılar. Davulcuları Martin Horntveth parça aralarındaki konuşmalarıyla hayranlık ve merakla dinleyen salonun motivasyonunu iyice arttırdı. Konser sonunda ise herkesi ayağa kaldırarak Oslo Skyline ile kapanışı yaptılar. Müthiş bir takip ve ezber gerektiren bir müzik. Uzun soluklu çalışılmış ve disipline edilmiş bir temponun sonucu olarak herkes tüm rahatlığıyla sahnede şovuna ve performansına odaklı olarak çalıyor. Değişen ters enstrümantasyonlar (trompet-kontrbas-keyboard ve yanlış hatırlamıyorsam vibrofon dörtgeninde mekik dokuyan Mathias Eick gibi) performansı sekteye uğratmanın tam aksine, değişen doku ve stillerin akıcılığını sağlayan birer sahne değişikliği gibi yansıyor bizlere. Burada Mathias Eick'e ayrı bir parantez açmak boynumun borcudur. Bu adam şu an Avrupa caz sahnesindeki en özel stile sahip 3 trompetçiden biridir benim gözümde, kulağımda. Bu denli kötü tonlanmış trompetiyle bile (arada distorted bile oldu) bu kadar güzel tınlayabilen, müziğin climax yaptığı yerde en akıcı cümleleri kurabilen bir müzisyen kendisi. Kontrbasçılığı konusunda emin değilim ama üst klasman bir trompetçi olduğuna artık eminim. ECM Records etiketiyle çıkan albümleri The Door ve Skala'yı da şiddetle öneririm. Yine bir diğer Norveç'li gitarist Jacob Young'ın Sideways (2007) albümündeki performansına da dikkat!
Dinleyiciler açısından Jaga Jazzist'in müziğine yeteri kadar doyulan bir gece oldu. Yine yanlış hatırlamıyorsam 2 bis uzunluğunda tek bis çaldılar, hatta salonun bir kısmı oturmaktan sıkılıp gitmişti bile. Konserden sıkılmak değil aksine “tamam artık anladık, çalıyorsunuz.” hissiyle bir gidişti bu. Daha önce de onların canlı performanslarıyla ilgili olan düşüncemden bir şey değişmedi. Evet büyük bir müzik, yazılmış çizilmiş, epeyce düşünülmüş (yine bir ama eklemeden bitirmeyeceğim bu yazıyı). Ama süprizlerden tabi ki uzak, 7 yıl önce Oslo Skyline nasıl çalınıyorsa yine öyle çalınıyor. Bis dahil tüm akışı tahmin etmek zor değil. Zaten dahasını vaad etmiyorlar, parça içlerindeki solo bölümler konserle ilgili bir heyecan kaynağı oluyor. Özellike trombonist Erik Johannessen'in çaldığı uzun solo girizgah bence geceye renk getiren başlıca performanslardandı. Mathias Eick ile birlikte ikisinin performanslarında kişisel bir tansiyon sezdim, bunun dışında herkes görevindeydi diyebilirim. Konser bitimine 20 dk. kala anladık artık edasıyla kalkıp gidenleri de bir ölçüde anlıyorum bu noktada.

Bir daha gelseler gider miyim düşüncesiyle CRR'de kendilerini izlemek büyük bir keyifti diyerek bu yazıyı da burada noktalıyorum.
5 Mart: Bubituzak Albüm Lansman Konseri @ Babylon
13-14 Mart: Three Silver Mt. Zion @ Salon iKSV
18 Mart: Joe McPhee & Konstrukt @ Babylon
24 Mart: Eliane Elias @ CRR Concert Hall
26 Mart: The Ringo Jets @ Babyblon
27 Mart: Venedik Barok Orkestrası @ CRR Concert Hall
27 Mart: 123 @ Babylon